V. ULUSLARARASI TÜRK-ASYA KONGRESİ
"Asya’da Güvenliğin İnşası ve CICA"
YER
İstanbul Grand Cevahir Kongre Merkezi
TARİH
3 - 5 Haziran 2010

Kazakistan, toprak yüzölçümü bakımından dünyanın 9. büyük ülkesi olmasına rağmen, Avrupalılar tarafından son dönemlere kadar pek bilinmeyen bir ülke olmuştur. Sıradan Avrupalının gözünde Kazakistan’ın haritadaki yeri bile kimi zaman Uzakdoğu, kimi zaman Kuzey Asya, kimi zamansa Ortadoğu olarak bilinmiştir.
Bu durumu Almanya’da bir yıldır devam etmekte olan Orta Asyalı post -Sovyet ülkesi “Kazakistan Yılı” projesi çerçevesinde düzenlenen bir dizi kültürel etkinlikler bile değiştirememiştir. Bu arada 2010 yılının Kazakistan’da “Almanya Yılı” olarak ilan edildiğini belirtmekte yarar vardır. Ayrıca, her Kazakistanlının Almanya’nın nerede bulunduğunu ve önemini bildikleri şüphesiz bir gerçektir.

Tüm bunlara rağmen Avrupa devletleri açısından Kazakistan’ın önemi her geçen yıl artmaya başlamıştır. Bilindiği üzere, Kazakistan sahip olduğu (altın, uranyum, petrol ve doğal gaz gibi) yer altı zenginlikleri bağlamında post-Sovyet ülkeleri arasında dünya piyasasında birçok alanda Rusya’yla gerçek anlamda rekabet edebilen tek ülke konumundadır. Bir zamanlar Avrupalı enerji tedarik kaynaklarını çeşitlendirme, hem petrol, hem de gaz konusunda Rusya "tuzağından" kaçınma, alternatif projeler üretme çağrısında bulunan da Almanya Başbakanı Angela Merkel’den başkası değildi. Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in Almanya Başbakanının çok özel ve önemli konuğu olmasının sebeplerinden biri de bu olsa gerek. AB ülkelerine Asya gazını ulaştırmayı amaçlayan NABUCCO gaz boru hattının inşasında ülkenin Avrupalılar açısından anahtar konumundaki bir partner olması sebebiyle diğer AB üye devletleri de Kazakistan‘la karşılıklı kazanıma dayalı ticari ilişkiler kurma hususunda çok isteklidirler.

Bunlara rağmen, Avrupa toplumunun Kazakistan hakkında kesin olarak bilgi sahibi oldukları tek konu var ise, bu da ülkede demokrasinin olmadığıdır. Bu görüş bir yandan eski AB üyesi olan veya AB üyeliğine aday ülkeler hariç,  post-Sovyet devletlerin tamamı için geçerli bir nevi klişe önyargıya dönüşmüştür. Öte yandan, Kazakistan’ın siyasi sisteminin Avrupalıların demokrasi ile ilgili düşünceleriyle örtüşmediğini kabul etmek gerekir.

Peki neden Avrupalılar yine de Kazakistan’ı ilgi odağı dışında bırakmıyorlar? Çünkü birincisi; Orta Asya konusunda bilgi sahibi herhangi bir Avrupalı siyaset adamı Kazakistan’ın bölgedeki en istikrarlı bir ülke olduğunu göz ardı etmemekte. Elbette ülkenin siyasi nitelikli sorunları mevcuttur, ancak bu sorunlar en azından komşu Türkmenistan ve Özbekistan’ın karşılaşmakta oldukları sorunlarla hiç kıyas kabul edilemez ölçüdedir.

Kazakistan, bağımsızlığından bu yana aralıksız olarak mevcut Devlet Başkanı tarafından yönetilmektedir. Hâlbuki böyle bir durum hiçbir demokrat Avrupa ülkesi açısından söz konusu bile olamaz. Fakat Kazakistan Anayasası’ndaki bu eksikliği giderenin de yine bizzat mevcut Devlet Başkanı olduğu belirtilmelidir. Yeni Anayasa’ya göre, Kazakistan Devlet Başkanı bundan böyle en fazla 2 kez seçilebilecektir. Avrupalılar için söz konusu girişim dikkate değer bir adım olmayabilir, ancak post-Sovyet Orta Asya ülkeleri açısından bu girişim, SSCB döneminde bile yarı- feodalizm düzeniyle işleyen eski geleneklerden vazgeçmeye yönelik önemli adımın atılmasında bir dönüm noktası niteliğindedir. Bunu takdir etmemek mümkün değildir.

Ayrıca, Kazakistan uluslararası arenada hukukçular tarafından polislerin gözaltı sırasında tutuklulara ve mahkûmlara keyfi davranışları nedeniyle yoğun bir biçimde eleştirilerin odağı olmaktadır. Eleştiriler, zaman zaman Türkiye ve ABD’ye yöneltilenlerden farksız ve gerekçelidir. Ancak adreslerine yönelik bu olumsuz eleştiriler, hem Türkiye’nin, hem de ABD’nin demokrasi ülkesi olmadığı konusunda şüphe uyandırmayı gerektirmeyeceği ortadadır. Belki demokrasi konusunda ABD’nin daha az, Kazakistan’ın ise daha fazla çaba harcaması ve çalışması gerekecektir. Bu bağlamda Kazakistan’ın en azından doğru yolda olduğunu vurgulamak gerekir. Bu yol, uzun, zorlu ve sancılı da olsa doğru bir yoldur. Avrupalı liderlerin 2010 yılında Kazakistan’ı AGİT dönem başkanı seçme kararında yukarıda belirtilen tespitlerin etkili olduğu muhtemeldir. Birçok uzmanın görüşüne göre, AGİT’in sıradan üyeliğinin bile birçok ülkeyi demokratik reform uygulamalarına mecbur bıraktığı aşikârdır, dönem başkanlığı görevinin ise haliyle bu girişimleri daha yoğunlaştıracağı şüphesizdir. AGİT Başkanı olarak Kazakistan 2010 yılından sonraki dönemde genel kabul gören demokrasi normları noktasında kendi yasa ve mevzuatlarında birçok değişiklikler gerçekleştirecektir. Bu reformlar sonrasında Kazakistan’ın geri atım atması söz konusu bile olamaz. Zira demokrasi, benimsendikten sonra vazgeçilemez olumlu gelişmelerin başında gelmektedir.

Bir diğer önemli konu: SSCB’nin dağılmasından sonra birçok post-Sovyet ülkesi savaşlara sahne oldular. Dağlık Karabağ konusunda Azerbaycan’la Ermenistan, Güney Osetya konusunda Gürcistan ise Rusya’yla kriz yaşamışlardır. Aynı şekilde Tacikistan ile Özbekistan’da da aşırı İslamcı hareket faal hale gelerek, ülkede huzursuzluklar yaratmıştır.

Kazakistan ise hem komşuları olan Rusya, Çin ve Türkmenistan ile, hem de ülke içinde barış ve sükûneti muhafaza etmeyi başarabilmiş tek Orta Asya ülkesidir. 
Bu, AGİT’in AB kıtasında amaçladığı “güvenlik ve işbirliği” ilkesinin en güzel örneği değil midir?